Giği (Geyik) Dağı Efsanesi

Derneğimiz, köyümüz ve çevremizdeki konularda araştırmalar yapmaktadır. İlk olarak Yaylada ayrı bir yeri olan Giği (Geyik) dağı ile ilgili yaptığım bir araştırmayı size sunuyorum. Bu araştırmalar devam edecek ve burada yayınlanacaktır.

GİĞİ (GEYİK) DAĞI EFSANESİ

Efsanenin geçtiği Giği (Geyik) dağı ile Akdağ orta Torosların zirvesindeki yan yana uzanan yüksek, başı dumanlı dağlardır. Bu dağlar Antalya’nın Gündoğmuş ilçesi ile Konya’nın Bozkır ilçeleri arasında bulunmakta olup ikisi arasından yol verirler. 11.yüzyılda Avşarlar Yörükleri tarafından kurulan Senir Beyliğinin Yenice Pazar yaylası bu iki dağın kuzeyinde Söbüçimen yaylasına doğru uzanır. Senir Beyliği aşiretleri bu dağların etrafında yaylalarını kurmuş, sahilde ise Manavgat çayı ile Kargı çayı arasındaki Akdeniz kıyılarına yani Düşembe’ye yerleşmişlerdir. Bu Yörük ahalisi yaylalarının güneyinde uzanan bu dağların yüceliği ve güzelliği karşısında muradına eremeyen güzeller ile yiğit delikanlıların aşklarını efsaneleştirmişlerdir. Bizim Karabuynuzlar Yaylası Giği dağının kucağında, Ak dağın karşısında yer almıştır.

Temmuz ayının yaz sıcağından kaçarak gece yarısı yaylamıza dahil oldum. Yolculuğumuz yaya olduğu için dayanacak halimiz, duracak takatimiz kalmadığı gibi ayaklarımızın sızısı bizi hemen yatağa attı. Aklım o kadar eriyor. Ötesi ise rüya…

Yayladaki çadırımızda davar sürüsünün çan sesleri ile uyandım. Gözümü açtığımda güneşin ışınları çadır deliklerinden içeriyi aydınlatmaya çalışıyordu. Davar çıngıraklarının sesinin yaklaşması sürünün sağanaya yerleşmesini gösteriyordu. Davarın sağımı, emiştirilmesi burada yapılıyordu.

Gerişerek kalktım. Çadırın çuldan kapısını açıp baktığında karşımızdaki sürü aynı düşündüğüm gibi sağanaya serilmişti.

Evin önündeki kar taşının üstündeki kardan helkiye akan sudan bir tas aldım. Yüzümü yıkadım. Soğuk kar suyu beni kendimde döndürdü. Elimi ,yüzümü boynuma attığım peşkir ile sildikten sonra karşımdaki Ak dağa, sonra da Giği (Geyik ) dağına baktım dinlenmiş gözlerimle. Ak dağ sevdiğine aşık olan bir delikanlı, Giği dağı da bir nişanlı kız gibi göründü gözüme. Ak dağ yakışıklı, Giği dağı ise güzel mi güzeldi. Sanki gece sarılmışlar, sabah kimse görmesin diye ayrılmışlardı. Tıpkı Yörük delikanlısının nişanlısının yanına –Kız yanına- gittiği gibi.

Ak dağ kuzeyden güneye doğru uzanmış, dirsek keyfi vermiş, karşısında salınarak oturan Giği dağına bakıyor. Bu bakış anlayana yürek yakıyor. Giği dağı ise gizliden cilve yapıyor. Bakışıyorlar bakışıyorlar, güne akşamına bakışıyorlar. Belki de bu iki dağ bir türlü kavuşamadıkları için bakışırlar böyle. Kara sevdaya tutuşmuşlardır belki. İnsan oğlu anlayamaz ki bunların dilinden. Gerçi anlasa ne gelir elinden? Kavuşturabilecek mi? Aralarına Göçen Boğazı ve Oğuz ili girmiş. Olmaz, bu iki dağ kavuşamaz.

Ak dağa bakınca ne görüyorum biliyor musunuz? Önce Gölgeli Kaya’yı görüyorum. Dağın kucağındaki bu kocaman kaya bana neyi, hatırlatır? Yörüklerin saati olduğunu, bir de anamın anlattığı Yörük kızının aşk acısını. Kucağından düşürdüğü Ipar kızı.

Yörüklerin saatidir gölgeli kaya. Vakti bu kayanın gölgesine göre bilirler. Vakit namazlarını buna göre kılarlar. Buna göre davar sağarlar. Buna göre sürüyü dağa sürerler. Kolumuzdaki saat neyse Gölgeli Kayanın gölgesi de odur işte. Anamın dediğine göre:

Burada yaylayan bir Yörük’ün güzel bir kızı varmış. Babasının tuttuğu fakir de bir çobanı varmış. Yörük kızı Ipar oğlak güderek büyürken, genç çobanları Atahan’da davar güderek büyüyormuş. Yayla göçünde, sehil göçünde ve yazla yerinde hep birlikte oluyorlarmış. Oyun oynuyorlarmış ikisi birlikte. Sonunda olan olmuş. Kız oğlana, oğlan kıza aşık olmuş. Aynı Giği dağ’ı ile Akdağ’ının olduğu gibi; ama gizli. Söyleyememişler kimseye. Nasıl söylesinler? Biri bey kızı, diğeri ise sıradan fakir bir çoban. Gizli gizli buluşmuşlar, gizli gizli konuşmuşlar. Kimseciklere duyurmamışlar aşklarını. Belli etmemişler. Başkalarının yanında davardan, kuzudan,; sığırdan sıpadan konuşmuşlar. Kimse aşklarından anlamasın diye. Acılarını, sevinçlerini içlerine gömmüşler. Tıpkı Giği dağı ile Ak dağ gibi.

Gel zaman, git zaman derken, beyin kızını başka bir bey oğlu Serhat istemiş. Serhat kız için yanıp tutuşmuş, dağlara vurmuş. Bir gün Ak dağ’a, bir gün Giği dağına çıkar inermiş. Av peşinde koşarmış. Ak dağda bir ayı, Giği dağında bir ceylan vurmuş. Buav onu dağlara sanki bağlamış. İnsan dağların başından enginlere bakınca içi genişler, gönlü açılırmış. Acaba dağlarınki de öyle midir? Ipar’ın babası, kızını bey oğlu olan Serhat’a verimkar olmuş; ama kız ne yapmış. Kendini yerlere vurmuş, “Almam” diye. Fakat dinleyen kim? Hem Bey olacaksın, hem de kızını istediğin yere vermeyeceksin. Ipar her şeyi göze alarak “Almam ben Serhat’ı, ölürüm almam” demiş. Sen misin? öyle diyen. Babası durumu anlamış ve Atahan’ı evinden kovmuş. Serhat ile Ipar’ın hemen nişanını da yapmış, yüzükleri takmış. Ipar o gece kaçmış Atahan’a. Kızıloluk’u geçmeden yakalamışlar. Atahan’ı öldüresiye dövmüşler. Kızı ata pekittikleri gibi getirmişler çadıra. Ipar, “Ölürüm almam, kendimi asarım, yine almam.” dedikçe babası dinlememiş.
Ipar bir gece çadırdan kimsenin haberi yokken ayrılmış. Gece süt gibiymiş. Doğan ayın şavkı Akdağ’ı aydınlatıyormuş. Doğru gölgeli kayanın başına çıkmış. Oradan Giği dağının başında kendisinin yolunu aydınlatan tepsi gibi aya bakmış. Giği dağının tepesinde ki türbede gözlerini gezdirmiş. Oğlak güttüğü yerlerde dolaştırmış. Gönlünü Atahan ile geçirdiği yerleri gezdirmiş. Yüzü gülümsemiş. Başındaki altın dizili telliğini düzeltmiş. Yazmasını yeniden bağlamış. Böyle derin hülyalara dalarken bir anda karşısında Atahan’ı görmüş. Kucağına koşmuş. Kendini derin bir boşluk içine koyuvermiş. İşte o günden beri Ipar’ı gören olmamış. Birkaç gün sonra kayanın yamacında yazması asılı görünmüş, alt tarafta uçurumda birkaç altın bulunmuş.

Hani “ Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” du. Kavuşmadı mı ne dağ dağa, ne de insan insana kavuşur. Bu olaya Ak dağ çok üzülmüş, kendi kendine “Aşkta yok olmaktan, kavuşmadan sevdiğini karşıdan seyretmek iyidir” demiş. Kucağından Ipar’ı düşürdüğüne yanmış, ağlamış.

Akdağ hep kavuşamayan aşıkları ağırlamış. Bir de Göçbeleni karşısında Arap kışladığı in’i var. Oraya bu isim niye verilmiş bilir misiniz? Nerden bileceksiniz? Onu da anlatayım.

Yine başka bir Yörük Beyinin kızını köyün Arap olan Hocası, diğer beyler aracılığı ile istetmiş. Yörük Beyi bakmış durum kötü.”Vermem” dese beyler kırılacak. “ Veririm” dese kızın bir de kendisinin gönlü yok İki arada bir derede kalmış. Kendince iki tarafı da darıltmadan işin orta noktasını bulmuş.

-Beyler! ben kızımı Hocamıza veririm. Ona feda olsun. Yalnız bir şartım var.
-Nedir şartın? diye sormuşlar.
-Şartım: Hoca bu kışı Akdağ’ın dibindeki inde geçirecek. Baharın gelince kızı vereceğim, demiş.
Sormuşlar Araba,
-Sen bu kızı almak için bu inde kışlar mısın?
Aşkın ateşi ile yanan Arap:
-Elbette kışlarım, demiş.

Güz gelmiş. Herkes sahile yollanmış. Arap’ta İnin ağzını yapmış. İçine yiyeceğini, giyeceğini doldurmuş. Oğuz’dan odununu getirmiş. Yanına bir köpek, bir de kedi can yoldaşı koymuş. Orada yaşamaya başlamış. Güz bitmiş. Kış çökmüş. Karşıda Giği dağı, üstünde Ak dağ inlemeye başlamış. Şimşekler çakmış. Gök gürültüsü dağları inletmiş. Arap’ı da gaflet, gam basmış. İçi erimiş, kafası bulanmış. Bir gün öyle, iki gün öyle derken hastalanmış. Ölmeden bir kağıda bir şeyler yazmış. Muska gibi yapmış. İple köpeğin boynuna bağlamış. Sonra ruhu teslim etmiş.
Köpekle kedi bir süre daha beklemişler. Kokusundan Arap’ın öldüğünü anlamışlar. İnden çıktıkları gibi Oğuz eline ulaşmışlar. Odadan Malan köyüne varmışlar. Köylü köpeğin boynundaki muskayı görünce köpeği tutmuşlar. Muskayı çözmüşler. İçindeki yazıyı okumuşlar. Yazıda şöyle yazıyormuş.

“Acıkmadım, susamadım. Öldüm dağların iniltisinden”

O tarihten sonra bu inin adı “Arap kışladığı in” olarak kalmış. Yörük’te kimseyi darılmadan işini halletmiş.
Giği dağı’na gelince; Onun da başından sevda eksik olmamış. Başında bir türbe var. “Bu türbe nerden gelmiş, kim yapmış?” diyeceksiniz. Bence haklısınız. Öyleyse efsanesini anlatayım. Duyuşuma göre:

Alanyalı Mahmutseydi Hazretleri’nin kızı Sultan’ı, Konyalı Hadim Hazretleri’nin oğlu Mehmet’e vermişler. Kızın gönlü yokmuş. Çünkü; gönlü başka bir yiğitteymiş. Bunu babasına söylediyse de kabul ettirememiş. Sultan, sabah erkenden kalkar, sabah namazından sonra Allaha dua edermiş.

Duasında “ Allah’ım beni bu oğlana yar nasip etme. Bu bedenimi gark eyle. Yine yar etme. Ne olursun kurban olayım. Kuş gibi göklerde uçur, yerin dibine sok, yine nasip etme.” diye dua edermiş.

Sonunda düğün olmuş, kızı ata bindirdikleri gibi Hadim’e götürüyorlarmış. Babası kızına bekaret kuşağını beline bağlarken: “Konya sınırını geçinceye kadar arkana bakma.” demiş. Kız ile düğün alayı Taş atan yolunu takip ederek Sübüçimen yaylasındaki Eğri Göl’e varmışlar. Sultan dönüp geri bakmış, doya doya. Sultan, duvağı ile gelin atından inmiş. Gölün kenarında konaklamışlar. Sultan susayınca bir değnekle yeri deşelemiş. Oradan su fışkırmış. Pınarda elini yüzünü yıkadıktan sonra doyasıya su içmiş. Abdest alıp namaz kılmışlar. Kız yönünü Giği dağına çevirmiş, “Allah’ım uçur beni.” demiş. Sonrada yine arkasına bakmış. Kız dağa doğru uçmaya başlamış. Uçuşu çok yüksekte değil,yere yakın ve bazen ayağı yere değerek uçuyormuş. Uçarken de terlemiş. Yere düşen her ter damlası toprakta gül olup açmış. İşte o gül İpar gülüymüş.

Ipar gülünün tütüsü Sultan kızın terinin kukusuymuş. Gülün açan çiçeğindeki al kırmızılık yüzünün alı, taç yapraklarının yeşilliği fistanın yeşilliğiymiş. Gülün kısacık sapı boynu, taç yaprağı sapları kolları, kökü ayaklarıymış. Gülü böyle tarif eder oranın yürük Afşar Türkmenleri. İşte bu gülün ilk toprakta açtığı tepeye “İpar Tepesi” deniyor. Bunu gören Mehmet ve düğüncüler gelini takip etmek için dağa tırmanmaya başlamışlar. Gelin uçarak, bunlar tırmanarak dağın başına ulaşmışlar. Oğlan kızı tam yakalayacağı zaman kız bir deliğe girmiş. Mehmet gelinliğin eteğinden tutmuş, etek yırtılarak bir parçası elinde kalmış. Kız toprağa girmiş. Mehmet, kahrından bir de aşkından ellerini havaya kaldırmış, “ Allah’ım benim de canımı al!” diye yalvarmış, Esen bir rüzgar oğlanı kayalıklar çarpmış ve ölmüş. İşte şimdi orada oğlanın mezarı ile gelinin sokulduğu delik hala durmaktadır. Düğün alayı unutulmasın diye oraya bir türbe yapılmıştır. Şimdi dağın zirvesinde halâ hem mezar yeri, hem de gelinin sokulduğu delik bulunmaktadır.

Orası Sübüçimen yaylasına çıkan Yörükler tarafından kutsal sayılır. Her yıl orayı ziyaret ederler. Kurbanlar keserler. Dua ederler. Çocuğu olmayan kadınlar bu deliğe elini sokar, bir avuç toprak çıkarır. Eğer toprağın içinde canlı bir böcek varsa çocuğu olacağına, yoksa olmayacağına inanılır. Eğri Göl’ün kenarındaki pınara da Sultan Pınarı denilmektedir.

Geyik dağı da bu olaydan sonra Ak dağ gibi düşünürdür herhalde. Gerçek şudur ki Giği Dağ’ı, Ak dağ’ından çok ağlamaktadır. Nazlı gelin gibi. Daha duyguludur. Çünkü; Oğuz’a bakan yamaçlarında göz yaşları yer yüzüne çıkar, oluk oluk akar gider aşağılarına doğru. Giyimleri de farklıdır. Kışın beyaz, baharın alacalı, yazın yeşil; sonbaharda ise sarı giyinir. Tıpkı bir gelin gibi. Süsü, püsü sever. Giyinişi, duygusu gelini andırır. Etekleri güllüdür, yeşildir.
Buna karşılık Ak dağ hırçındır. Kışın beyaz, yazın mor ve kahverengi giyer. Göz yaşlarını içine akıtır. Kimseye göstermez. Gururuna düşkündür. Göz yaşı kurumasın diye Kızıloluk’tan döker. Alacalı bulacalı giyeceği sevmez. Sade giyinir. Erkek gibidir.

İkisi de aşkları için, üstlerinde geyik ve ceylanları barındırırlar. Otları bilhassa Giği dağının otu çok lezzetli ve besleyicidir. Bu otu yiyen hayvanlar çabuk semirirler. Onların buluşmasından zevk alırlar. Kendileri kavuşamasa da aşıkları kavuşturmaktan hoşnut olurlar. Geyiklerin üremesinden, yavrularının üstlerinde oynayışından, büyüyüp serpilmelerinden neşeleri artar. Yörüklerin yaylaya çıkması ile şenlenirler. Hele davar sürülerinin üzerlerinde yayılmasından, otlayıp zıplamalarından, çıngırak sesleri onları mutlu eder. Çoban ile sevgililerinin buluşması onları coşturur. Hüzünlenince başlarını duman bürür, sonra dağılır. Birden gülümseme basar. Çiçekler esen yayla meltemlerinde dans eder üstlerinde. Bağala tohum atar etrafına. Kuşları, keklikleri bağırlarına basarlar. Ötüşlerinden bilirler sevdanın ne olduğunu. Dağların aşkı büyük olur.

Biraz sonra davar çobanı yanıma geldi. Bu dağların üstünde davar güden Gır Osman bu iki dağın bir birine geceleri türkü söylediklerini anlattı bana.

“Pekiyi bu türküleri sen biliyor musun?”
“Bilirim tabii. Her gün dinleye dinleye ezberledim. Her gece onlar söyledikten sonra ben de söylüyorum. Onlar da benden dinliyor”
“Ne zaman söyleşiyorlar?”
“Daha çok rüzgârlı ve fırtınalı gecelerde”
“Nasıl söyleşiyorlar?”
“Islık çalar gibi, birde inilti şeklinde. Öfkelerini ise gök gürültüsü ve şimşek çakması ile belli ederler. Böyle olunca başlarını duman kaplar. İçten içe iniler dururlar.”
“Sen sözlerini biliyor musun?”
“Ben türkülerini bilirim”
“Öyleyse söyle dinleyelim”
“Tamam, önce bu iki dağ için yakılan yakımı, sonrada dağların birbirine söyledikleri türküleri söyleyeyim” dedi.
Keçesinin üstüne dirsek keyfi geldi, Kalın ve yüksek sesiyle söylemeye başladı.

DAĞLARIN AŞKI

Halkın dağlara yaktığı yakım.

”İki dağ karşı karşıya oturmuş,
Yıllarca birbirine bakar durur.
Ak dağ, Giği’nin aşkına tutulmuş,
Sevda dumanı başında tüter durur.

İkisi bir söyleşirler her gece,
Sesleri yankılanır yüceden yüce,
İnsan oğlu erişemez ki bu güce,
Ayrılık aşıkları yıkar durur.

Dağların aşkı çok büyük olurmuş,
Arayan bir gün Mevla’sın bulurmuş,
İkisi de birbirini görürmüş,
Karşıdan baktıkça yakar durur.”

Dağların birbirlerine söyledikleri türküler:

Akdağ derki: ‘Çıkar başımda sürüler yayılır,
Sana baktıkça efkarım dağılır,
Şimşekler çaktıkça sesim duyulur,
Uğruna göz yaşı döker ağlarım.

Geyikdağı derki: Üstünde koyunla kuzu beslenir,
Deli gönül bir gün gelir uslanır,
Aşıklar baharda coşar süslenir,
Gördükçe boynumu büker ağlarım

Akdağ derki: Bizi böyle yapan yüce Mevla’mız,
İlkbaharda güler kışın ağlarız,
Karlarımız eriyince çağlarız,
İçimdeki acıyı döker ağlarım

Geyikdağı derki: Yürü yalan dünya kalmazsın bize,
Yörükler göçerken konarlar düze,
Gelin olmak nasip olmazsa kıza
Kaderime yanar da bekar ağlarım.

Akdağ derki: “Bir güzel kayamdan attı kendini,
Arap ise bulamamış dengini,
Bozkurtlar dolaşır gelir engini,
Ayrılık derdiyle taşar ağlarım.

Geyikdağı derki Türbem vardır şu dumanlı başımda
Geyikle ceylan yayılır taşımda,
Sultan pınarı akıyor karşımda,
Yeşiller içinde yaşar ağlarım”

Deyip kesti, duraladı. Bu türkü sözleri benimde içimi depreştirdi. Ciğerimi burktu. Sultan ile Ipar kızlarını toprak olan aşkları içime ateş düşürdü. Dimdik duran Giği dağı ile Ak dağın yaşayan aşkları biraz serinlik verdi. Delikanlılığım hatırıma geldi. Bu dağların başında gezdiğim günler bir bir gözümün önünden şerit gibi geçti. Ben de hemen o anki duygularımla:

Ipar ile Serhat aşka doymamış,
Sevdikleri ile bir ev kurmamış,
Ektikleri meyve çiçek vermemiş,
İkisinin aşkı söylenir durur.

Sultan uçmuştur, Giği’nin başına,
Mehmet’i rüzgâr çarpmıştır taşına,
Sultan pınarı akar göz yaşına,
Yörükler başında eğlenir durur.

Olgun, sürer aşkı böyle dağların,
Üzümüne doyum olmaz bağların,
Yüceler yaylası olur beylerin,
Yayla şenlenir Yörük göçer durur.

Sözleri ağzımdan dökülüverdi. Osman amca gülümsedi. Sonra O’na döndüm.
-Bitti mi Osman amca?
-Bitti, benim bildiğim duyduğum bu kadar.
-Diline, yüreğine sağlık.

Tam bu sırada anam pekmezle yaptığı bir leğen kar aşını ortaya sürdü. Tahta ala kaşıkları da ortaya koydu.
“Oğlum, dağların aşkı ile yanan yüreğinizin ateşini kar aşı ile söndürün” dedi.
Kaşıklar soğuk kara dalıp dalıp çıkarken gerçekten içimiz, yüreğimiz soğudu. Buğulanan gözlerimiz cam gibi parladı. Bir sessizlik çöktü içimize. Kafamızda Sultan ile Ipar’ın kara yazıları ile Geyik dağıyla Akdağ’ın aşkı birbirine karışıp gitti. Bir Geyik dağı efsanesi dilden dile söylenir, dinlenir ve nesilden nesile anlatılır gider.

Ahmet OLGUN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir